Yalnız yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da sorumluyuzdur der Moliere. Sorumluluğu tanımlamak kolaydır ancak sorumlu olma süreci çok daha zordur. Çoğu insan sorunlarına olan katkılarının sorumluluğunu üstlenmek yerine, başkalarını suçlar.

Çocuklar için ”önce o başlattı”, ”onun suçuydu” demek kolaydır. Bu örüntü yıllar geçse de pek değişmez. Bu sefer de ”sınav adil değildi”, ”eşim daha farklı bir insan olsaydı” ya da esas sorun patronum, babam, komşularım, hükümet, sınav sistemi, çocuklarım şeklinde söze dökülür.

Karakterin en önemli öğelerinden birisi olan sorumluluk; kişinin kendine ve başkalarına karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülüklerini zamanında yerine getirmesi zorunluluğudur. Sorumluluğu alan bir kişi, kendi üzerine düşen görevleri ve işlevleri zamanında, istenilen şekilde ve istenilen biçimde yerine getirmek zorundadır.

Sorumluluk sahibi olmak, kişin kendi varoluşunu yaşamasıdır, kendi hayatının kontrolünü elinde tutmasıdır, diğer insanların saygısını, güvenini ve sevgisini kazanmanın en önemli gereklerinden biridir. Yaşamın zorluklarına sorumluluk bilinci ile yaklaşmak kişiye olayları değiştirme gücü kazandırır. Sorumsuz insan sürekli başkaları tarafından güdülen insandır, kendi kaderini yazmayan insandır, arabayı boşa almış insandır.

Sorumsuz insanlar devamlı bahaneler arasında dolanır, başkalarını ve içinde bulundukları şartları suçlarlar, kendilerini sevmezler, çok az iş üretir, işlerin yürümesini engeller, anlamış görünür ve yardıma muhtaç insanı oynarlar. Yani bu kişiler hareket etmekte çok yavaş ama şikayet etmekte çok hızlıdırlar.

Sorumlu insan ise yapılması gereken işi zamanında yapabilmek için insiyatifi ele alıp kendiliğinden harekete geçebilen insandır, kendi kaderini yaptığı seçimlerle yazan insandır, arabanın kontrolünü ele almış insandır. Yani kişi hiç kimseye hesap vermek zorunda olmasa bile kendi vicdanına karşı hesap verme zorunluluğu duyar.

Çünkü hayat sadece seçimlerden oluşur, bu seçimler her saniye yapılır ama belki en önemlisi hayatı ne kadar manalı yaşamak istiyoruz? seçimidir. Kişiyi yürüdüğü yoldan bambaşka caddelere çıkartan tesadüfler her zaman olabilir, bu durumda kişi elinin kolunun bağlanıp edilgenliğe mahkum edildiği mecburiyetini yok saymalıdır. İster bilinçli olsun, ister bilinçdışı ve otomatik olsun tüm seçimler kişinin kaderini yazmasıdır.

Her seçim bir vazgeçiştir. Her seçim farkında olarak ya da olmayarak bir şeylerin reddedilmesi demektir. Atılan her adım ister kritik bir karar aşamasında olsun ister sıradan bir günün rutin havasında olsun atılmamış ama istense atılabilecek onlarca başka adımı ve belki de fırsatı reddetmiş olmak demektir. Pek çok seçimde avantaj ve dezavantajlar vardır.

Bu açıdan her seçim bir kaybediştir ama ne kaybettiğini bilmek, ne kaybedeceğini bile bile o seçeneği elemek sorumluluğu kişinin kendisine bırakır. Seçimini bilinçli yapan kişi vazgeçişlerini ve bedellerini bilir, sonuçlarına katlanır, öfke duymaz,” başkasının hayatını yaşıyorum” duygusuna kapılmaz. Ahmet, Bilge’yi ziyarete gitmişti. Bilge, Ahmet’e “ne içersin?” diye sorar.

Ahmet’te “fark etmez” yanıtını verir. Bilge “peki o zaman çay mı kahve mi desem? “diye teklifini yineler. Ahmet “bana hepsi uyar sen bir şeyler getir de beraber içeriz” der. Bilge, Ahmet’e ders verecek bir içecek hazırlamak ister ve elinde bulunan bitki çaylarından kekik ve anasonu alıp kaynatmaya başlar. Çay hazır olunca ikisini de karıştırarak Ahmet’e ikram eder.

Sarımtırak rengiyle garip duran bardağı gören Ahmet “bunlarda ne çayı? ” demekten kendini alamaz. Bilge “madem senin için hiç bir şey fark etmiyor, buyur iç o zaman” diye karşılık verir. Ahmet çaydan bir yudum alır. Çayı dudaklarına götürmesiyle geri çekilmesi bir olur ve “bu da ne?” diye tepki gösterir. Bilge’nin yüzünde bir tebessümle “ben buna fark etmez çayı diyorum, çünkü fark etmez çayı yüzde fark edilir bir değişime sebep olur.” der.

Yukarıdaki hikayeden çıkarılacak kıssadan hisse şudur; kişi hayatında bir çok kez seçme şansına sahip olur ,kişi bu şanslarını tutarsızca harcarsa hayatının değerini bilmez ve kendi kaderini yazamaz. Hatta kişi bilinçdışı olarak her şeyi ve her işi “fark etmez” noktasına taşıyabilir.

Bu durumda kişi “fark etmez” seçimini yaptığı için hayatın ona sunduğu seçeneği kabullenmek zorunda kalır. Çünkü kişi seçme hakkını kullanmadığı için de bir seçim yapmıştır, hayatının sorumluluğunu başkalarının eline teslim etmiştir, artık suçu kendinde aramak yerine herkesi suçlamaya başlar ve kendini mutsuzluğa mahkum eder.

Eğer kişi hayatında fark edilir değişmeler yapmak istiyorsa farkı fark etmeli ve doğru seçimler yapmalıdır, sorumluluk almalıdır ve hayat gemisinin dümenine geçmelidir. Çünkü kişi her saniye yaptığı seçimlerle bir kelebek etkisi yaratır. Seçimlerini hoyratça veya bilinçsizce yapan bir kişi aldığı kararların onu nasıl etkilediğini bilmeden yaşar.

Kişinin beyni hayata dair önyargı ve tanımlarla o kadar doludur ki kendi isteklerini ve en derin arzularını bile çoğu zaman bugüne kadar ona öğretilmiş kurallar, gelenekler, yapılması ve olunması gereken şeylerle karıştırır. Kendi benliğini öldürüp toplumun onu değerli göreceği şekilde yaşamaya çalışır. Sorumluluğu sahiplenmek yenilen yemeğin hesabını ödemeye benzer.

Çünkü olaylar kişinin başına gelmez, kötü şeyler hep kişiyi bulmaz, kötü şeylere yol açan seçimleri kişi kendisi yapar. Hiç seçim yapmamak, beklemek, olayları akışına bırakmak bile seçimdir, seçim yapmamayı seçmektir. Sonuç olarak sorumluluğu kabul etmeden kişi kendini geliştirip ileri gidemez, kendini iyi edemez, kendi varoluşunu yaşayamaz.

Kişinin kabul ettiği sorumluluk derecesinde hayatının üzerinde kontrolü vardır. Gassion çok güzel özetlemiş; Ömrün oldukça, zor ve sorumlu bir hayat yaşa. Çünkü omzunda bu gibi sorumluluk ve yükümlülük olmazsa, asıl o zaman hayat çekilmez bir yük olur..

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.